SHS, 03. Bölüm

Bölüm 3:

Hatıralarım zihnimin çeperlerinde üç bant bilardo topu gibi dolaşıyordu. Bir köşesinde zorla sildiğim bir zaman diliminin yerini, daha bir sonraki köşeye gitmeden bir başka zaman dilimi alıyordu. Unutmak kolay olmayacaktı. Neyi neden unutmaya çalıştığımı da hala bildiğimi sanmıyordum. Merdivenlerden inerken tırnaklarımı duvarlara geçiriyordum adeta. Cadılar bayramında giyilebilecek en dekolte kıyafeti taşıyordum. Yırtılan bluzumun tenimi gösteren her yerinde mat kandamlaları toza bulanmış, hüngür hüngür ağlıyordu. Hangisinin ne zaman olduğunu hatırlamaya çalışırken, ayaklarım apartman kapısına bakan uzun sofaya ilk adımını basıyordu. Ruhumun iniltisi, bir havan mermisinin göğü yırtan acımasız sesi gibi yankılanıyordu içimde. Ama yaşıyordum. Yıllardır eski bir kömür madeninde hapsolmuş da hayatta kalmak için idrarını içen bir kahraman gibi yaklaşıyordum ışığa. Her şeye rağmen yaşıyordum. Bu son his, tırnaklarımı bu kez hayata geçirmem için beni üşenmeden pataklıyordu.

Patlamanın kulaklarımdaki çınlaması yavaş yavaş azalmıştı. Benliğimin izdüşümü zaman düzleminde böyle bir yaşamı bana reva görmüştü. Belki de bir gün öyle bir rüya görecektim ki, şu anda zihnimi ve kalbimi meşgul eden her şey, bir anı defterindeki satırlardan ibaret kalacaktı. Adım adım büyüyen dünyam, içselleştirilmekten tamamen arınmış bir tablonun en gözde nesnesi gibi parlayacaktı. Çığlıklar, içimdeki çığlıkları koparıp çekince uyandım. Ambulansa karga tulumba taşınan bedenler, bir çimento torbası gibi hareketsiz yatıyordu. Babasının başında “uyan” diye ağlayan bir kız çocuğu ile göz göze geldiğimde, yine uzaklara gidecekken kendimi tuttum. Yıkılmak; duvarlardan aşağıya yuvarlanmak veya hiç olmamış birinin kucağından düşmekti. Umarsızca yaşam perspektifimde uçuk virüsü gibi ara sıra kendisini gösteriyordu. Ya bununla yaşayacaktım ya da çok daha derin bir rüya görecektim.

Hüsnüniyetli onca insan harabeye dönmüş sokağın içinde canhıraş caba gösteriyordu. Aslında hayatın kendisi yaşıyordu.

Köşedeki kuruyemişçiyi geçtiğimde serin bir yel yüzümü yaladı. Bir daha o apartman dairesine adım atmayacaktım. Kalbim, maskelinin giden gölgesine çok sonraları defalarca dönecekti ama bir daha aldatılmaya, terkedilmeye, sevgimi birinin üzerine bu kadar savunmasız bırakmaya dönmeyecekti. Duygusal sempatizanlığım artık aklımın önderliğinden çıkmayacaktı. Aylar sonra, aynadaki portrem en natürmort halini içime dökecekti. Topuğumuzdaki çıban gibi nükseden ilk ağrıda soluksuz kaçıp gitmeyecekti. Çok uzun bir zaman müskirat kadehlerime dolanlar, içimde dışıma cerahat akıtacaktı. Göz pınarlarım çağlayanlarla yarışacak ama farkındalığım diğer yarımı elbet bulacaktı.

Uzaklarda bir tatil, kanımın son zerresine boşalan bir serum gibi iyi gelecekti. Kader, talihin ve tarihin en ucube yerinden belki de bana bu kez gerçekten gülecekti.

Sıcak duş, sıcak yemek ve hiçbir şey zihnime tecavüz etmemiş gibi dostlarımla yapılan sıcak sohbetlere daldım. Korkum, korkusuzluktan korkmaya varıncaya kadar her şeyi bastırmaya çoktan başlamıştı.

 

UD, 04.12.2011

Ek bilgiler