Lila
- Detaylar
- Gösterim: 63
Yatağından sessizce kalktı ve karanlık holün sonundaki, kendisini güçlükle görebildiği aynanın karşısına geçip, uzun uzun ıslak gözlerinin içine baktı. Dudaklarını bile kıpırdatmadan mırıldandığı tek sözcük onun ne kadar etkili bir rüya gördüğünün kesin kanıtıydı: "Gidiyoruz."
Sadece önemli mekânlara giderken giydiği kalın abasını alır almaz iskeleye koştu. Sonra nemli gözlerini pütürlü elleriyle sildi. Pütürlüydü ama yılların emeğini giymişti üzerine. Bu yüzden gözyaşlarını kurutmakta güçlük çekmedi.
İçindeki kışkırtıcı cesaretinin ona bundan sonra her şeyi yaptırabileceğini biliyordu. İskelenin en ucunda, sırtı uçsuz maviliğe selam durur biçimde, yumruklarını kaldırdı ve tüm hışmıyla bağırdı tayfalarına martı çığlıklarından aldığı güçle: "Toparlanın gidiyoruz." günün henüz kavuştuğu bu saatte. Hiçkimse "Nereye?" diye bir sual sormaya cesaret edemedi, öyle ciddiydi ki ilk defa.
Hazırlığın zaman alması için bir neden olmadığından, tekne iki saat gibi kısa bir sürede hazırlandı. Makinacı, aşçı, komi ve tayfalardan oluşan on üç kişilik mürettebat, yaz güneşinin kavurduğu on üç temmuz bin dokuz yüz seksen bir günü saat 13:00 civarında İskenderun Limanı'ndan bilinmeyene doğru gizemli yolculuklarına çıktılar.
Cebelitarık'a gelinceye kadar reis haricinde hiçkimsenin nereye gidildiği konusunda en ufak bir bilgisi yoktu. Boğazda güvenliği sağlamak için boğazdaki giriş-çıkışlar kontrol altında tutulup, nereden gelinip nereye gidildiği hususunda tüm teferruatlarıyla bilgi alınıyordu. Tayfalardan bazıları bunu bildiğinden, sabırsızlanan birkaç kişiyi "Nereye gittiğimizi Cebelitarık'ta öğreneceğiz." diyerek yatıştırmaya çalışıyordu. Deneyimli gemicilerden biri limanda İspanyolca konuşulduğunu ve teknede çalışan hiçbir tayfanın bu dili bilmediğini belirtti. Portekiz asıllı aşçı Simon, tüm konuşulanlara kulak misafiri olmuş, kendi kendine "Sen öyle san!" diye mırıldanmıştı bile.
Tekne titizlikle marinaya yanaştırıldı. Aşçı işini bırakmış, kaptanın başından ayrılmıyordu. Bunu farkeden ukala tayfalardan biri: "Bize yaptığın bozuk yemekler yetmiyormuş gibi, şimdi de buradakilere mi yemek pişirmeye kalkıyorsun?" dedi. Bütün tayfalar, bu insan istismarına gülerek destek verdiler. Simon arkasına döndü ve İspanyolca olarak: "Ben adamına göre yemek yaparım." diye yanıt verdi. Herkes şaşkın şaşkın birbirine baktı.
Daha önce Simon'un yanında olduğunu farketmeyen reis, ona sahip çıkarak: "İyi cevap, sen de gel." dedi. Teknede kaptandan sonra İspanyolca bilen ikinci şahıs olduğunu ispatlayan bu adamın, tekrar arkasına dönüp siz ne aptal insanlarsınız manasındaki sırıtışı, reisin onu sağ kolu yapmasındaki en önemli nedenlerinden biri oldu.
İşlemlerin tamamı sona ermiş, tekne yoluna çoktan çıkmıştı bile. "Neden Peros reis?" diye geç kalınmış bir soruya yanıt aradı Simon, nereye gidildiğini bilen ikinci zat olmanın verdiği güçle. Dümendeki solgun bakışlı adam birkaç defa içini çektikten sonra uzun bir sessizlik yaşandı. Fırtınadan önceki bu hazin sükûnet, kaptanın Simon'u odasına çağırmasıyla son buldu. Yavaş yavaş tahta merdivenlerden aşağıya indiler. Kamaranın kapısı açıldığında, Simon büyülenmiş gibi oldu. Her taraf çeşit çeşit kitaplar, ilginç fotoğraflar, eski halılar vs. ile kaplıydı. Bir de yatağının başucunda, sapı işlemeli gümüş bir ninja kılıcı duruyordu. Simon kılıcı göstererek:
- Bu ne?
- Kılıç.
Edecek laf bulamamıştı bu basit cevaptan sonra. Yine de kendini zorlayarak:
- Kılıç mı?
- Haklısın o bir kılıç kadar sıradan bir şey olamaz. Yani kılıç sözcüğünün, onun üzerimdeki duygularımı tasvir etmeye yetecek kapasitede olduğunu sanmıyorum. Onu bana Lila... Boşver...Boşver..
- Bütün bunlar onun için mi?
- Zaten her şey onun içindi.
- Peki niçin aniden yola çıktık?
- O gece Lila'yı gördüm. Beni çağırdı ve ben de gidiyorum Peros'a.
- Her şey salakça bir rüya uğruna mı? Reisim sen nasıl inanırsın böyle olup olmadık şeylere?
- Haklısın inanmamam gerekir ama kendimi inanmak zorunda hissediyorum. Sonunda hayalkırıklığına uğrasam bile.
Doğru olup olmadığını Hermandonia Kuyusu'na vardığımızda öğreneceğiz.
- Hermandonia?
- Orada Lila'ya benzeyen bir denizkızı karşımıza çıkacak ve ben denize atlamak isteyeceğim. Atlamamam gerektiğini biliyorum ama isteyeceğim. Evet Simon! Sizden istediğim, beni oraya gelmeden önce direğe bağlayıp, Lila kılıklı cani orayı terkedinceye kadar bana hiçbir şekilde itaat etmemenizdir.
- Saçmalık
Kuyuya gelmeye az bir yol kala kaptan kılıcıyla beraber orta direğe halatlarla sıkıca bağlanır. Bütün tayfalar reisin delirdiğini düşünmektedirler. Bunun farkında olan reis, tüm mürettebatı başına toplar ve "Denizden biri çıkınca sakın benim emirlerime uymayın. Ta ki o biri gidene kadar. Bu zaman aralığında, kaptanınız Simon'dur. Biliyorum beni deli sanıyorsunuz ama bu, reisinizi denemekten alıkoyamayacak!" diye konuşmasını yapar. Herkes bu saçmalığın bitmesi için Hermandonia'yı geçmeyi beklerken, saat tam 13:00'da denizde bir köpürme başlar. Şaşkın bakışlar deniz yüzeyinde toplanır ve denizden Lila kılıklı mahluk çıkıverir.
Simon ve reis dahil tüm tekne: "Aman Allah'ım!.. Olamaz!..Olamaz!.."
Reis: "Bırakın beni! Lilaaaaa! Bırakın beni! Çözün beni! Çöz beni Simon! Çözün diyorum size! Daha önce söylediğim herşeyi unutun!...Unutuuuuun! Lilaaaaa kurtar beni Lila!............"
Kaptanın çırpınışları yürek yakar ama, yüreği daha da yakan bir şey vardır ki, o da bu görkemli kızın cazibesine dayanamayıp denize atlayan Simon'un ve birkaç tayfanın acıklı biçimde ölümleridir.
Lila gider, alır da gider, canla gider, reisin bağrını yakıp da gider…
Emrettiği kişiler karşısında küçük düşen kaptan çözülür ama, kıpırdayamaz olduğu yerden uzun süre. Kıpırdadığında zaten, kendini teknenin en tepesinde bulur elinde kılıcıyla. Semaya diker gözlerini ve titrek sesiyle:
"Doğru! Lila doğru! Sen doğrusun! Kahrolsun egoizm! Simon! Geliyorum! Elveda Lila! ELVEDA!"
Halâ gözleri yaşlıdır reisin kılıç sırtından çıktığında ama, gururuyla ölmenin verdiği şeref, tüm âleme reisin insan hayatını Lila pahasına dahi olsa hiçe saymayacağını göstermiş, kutsal bir şereftir.
UD, 03.05.1997


