Bisikletle Balıkesir Turu

Hayatta hiçbir zaman kolay başarılabilir şeylerin verdiği geçici ferahlıktan haz duymadım. Birilerinin yapamazsın telkinlerine inat hep en ucundan tutunmaya çabaladım dünyaya. Kimi zaman yumuşak bir itfaiye brandasına çakıldım; kimi zaman da ürkek, bir o kadar dalgacı bakışlar altında geçtim daracık geçitlerden.  Hani adı geçitti ya, neden geçmeyeydim?

Bursa’da üniversiteye başladığım ikinci yıl kendime sarı bir bisiklet satın aldım. İşte dedim benim özgürlüğüm. Benim özgüvenim. Benim tutunmuşluğum yaşama...

O gece odamda tek başıma uzanmış tavana bakıyordum. Baharın sıcaklığından mıdır bilinmez uyku tutmamıştı bir türlü. Zaten saat de geç değildi. Kafamdan geçirdiğim onlarca şey arasından dikkatimi en çok çekeni uzunca bir süredir beynimi meşgul ediyordu. Arşimed’in şu “Buldum!” diyerek elinde tasla çırılçıplak hamamdan dışarı fırladığı hikaye gibi ben de “buldum!” diyerek fırladım yataktan. Hemen kitaplarımın birisinin arasına sıkıştırdığım Türkiye haritasını boylu boyunca açtım halının üzerine. Önce gözlerimi kapatıp, haritayı defalarca çevirdim. Sonra işaret parmağımla haritada bir yere değip gözlerimi açtım: Balıkesir.

Yarın sabah erkenden Balıkesir’e gidecektim bisikletle. Hem de kimseye haber vermeden. Çünkü annem karşıydı zaten böyle şeylere. Korkuyordu başıma bir şey gelir diye. Bir keresinde bisikletle Bursa’dan Edirne’ye gideceğim demiştim de ortalığı koparmıştı. Aslında yapacağım şey, kendisinin dördüncü kattaki evinin camlarının dış tarafını silmek için yaptığı akrobasi hareketlerinden daha tehlikeli değildi. Babam karşı değildi. Özgüvenimin her seferinde güçlenmesine destek oluyordu. Akşamdan her türlü malzememi hazırlayıp uyumak için uzandığımda aklıma başka bir şey daha gelmişti. Yazın tanıştığım bir kız vardı. Adı Cüveyriye’ydi. İstanbul’da buluşmuştuk bir keresinde.  Uzun uzun muhabbet etmiştik. O da Balıkesir’in İvrindi ilçesinde oturuyordu. Hemen telefon edip durumu anlattım. Balıkesir’de dershaneye gititğini çok rahat görüşebileceğimizi söylemişti.

Sabah erkenden yola  çıktım. Yaklaşık 150km’lik parkuru saat 15:00 saatlerinde bitirmeyi planlamıştım. Hava yağmursuz ve güneşliydi. İlk defa uzun bir yola çıkıyordum. İçimde tarifi imkansız bir neşe vardı ki bu neşe içimden çıkıp pedalları çevirmeme fazladan yardımcı oluyor gibiydi. Belli aralıklarla dinleniyor, sonra yola devam ediyordum. Hiç idman yapmadan çıktığım bu yolculukta diriydim ama sık sık acıkıyor, susuyordum. Yanımda getirdiklerimle ihtiyaçlarımı giderebileceğimi sanmıştım, lakin daha fazla enerjiye ihtiyacım olduğu her keçen kilometrede belirginleşiyordu.

İmdadıma bir tatlıcının yetişeceğini hiç ummazdım. Daha önce adını bile ilk kez duyduğum şeyin reklam panosuna özenle yazılmış bir tatlı ismi olduğunu nasıl anladım bilmiyorum ama kendimi bir anda dışarıdan bakıldığında peynir helvasını andıran “höşmerim” şiparişi verirken bulmuştum dükkanda. “Burada mı yiyeceksiniz, yoksa paket mi yapayım?”  Sorusunu “Paket olsun!” diye geçiştirdikten birkaç dakika sonra dışarılarda bir yerde soğuk bir kaya parçasının üzerinde parmaklarımla höşmerim yerken, aslında o sorunun hiç de geçiştirilecek bir tarafı olmadığını anlamıştım. Şimdi çatal-kaşık kullanarak ve mis gibi masada oturarak yemek vardı şu tatlıyı. Yalana yalana plastik tabağın dibindeki beyaz renk belirince, bana da tekrar yol görünmüştü. Depoyu tam doldurmuş ve hedefe doğru azimle pedal çevirmeye çoktan başlamıştım.

Bisiklet yolculuğu sırasında insanın düşünmeye çok vakti oluyor. Daha önce saatte bilmem kaç yüz kilometre hızla gidebilen arabalarda seyahat ederken; camdan, dışarıdaki elektrik direklerini sayardım. O kadar hızlı sayarmışım ki onu şimdi daha iyi anlıyorum. Ayakların pedal çevirmekle meşgul olduğu bir aktivitede beynin de bir şeylerle meşgul olması gerekir haliyle. Kimi zaman elektrik direkleri sayılır, kimi zaman daldan dala atlanarak gelecek planları yapılır. Direkler arasındaki mesafe o kadar uzunmuş ki iki sayı aralarına kaçar tane hayal sıkıştırdım hatırlamıyorum: Yetmiş altı. Balıkesir’e gittiğimde acaba Cüveyriye beni orada karşılayacak mı? Anneme söylemeden yola çıktığım için acaba bana kızacak mı? Neden kızsın ki? Yetmiş yedi. Finallere de çok az kaldı. Dört yıl dile kolay, biter mi bu okul ya! Sualtı topluluğunda aktif rol alsam mı acaba? Zamanım yeter mi? Yetmiş sekiz...

Mataralarımı tazelemek için durduğum su kaynağı 144 kilometrelik yolun yaklaşık 100. kilometresine denk geliyordu. Burası Susurluk’un girişiydi. Ayranı ve tostuyla ünlü bu yer karnımı doyurmak için iyi bir yerdi. Sele üzerindekinden daha düşünceli olmuştum su başında. Ne eğlenceliydi. Yolda karpuz kavun satıcılarının ikram edip zorla yedirttiği kavunlar mideme oturmuştu. Bir de az önce bi kadının durdurup zorla Susurluk ayranı içirtmesi üstüne tuz-biber olmuştu mide yangınımın. Höşmerimi ise hiç saymıyorum.

Yörsan fabrikasının hemen arkasındaki dinlenme tesisinde meşhur Susurluk tostunu yiyince kendime geldim biraz. Ama Balıkesir’de olmayı planladığım saat çoktan geçmişti ve daha 42 km yolum vardı. Yolda nerelerde olduğumu belli aralıklarla Cüveyriye’ye mesaj çekiyordum.

Akşam yedide Balıkesir’e vardım. Cüveyriye’yi aradığımda telefonu açmadı. Beni karşılamak bir yana dursun, yalnız bırakmıştı. Dershanesini buldum ama çoktan kapanmıştı. Sonra telefonuma yüz almış karaktere sığdırılmış bir mesaj düştü: “Sen geç kalınca ben de İvrindi’ye döndüm!” Hayat ne kadar enteresandı.  Yorgunlukla yoğurduğum neşemin altında hüzün belirivermişti. Buraya onun için gelmemiş olmama rağmen onun için gelmiş de ekilmiş hissine kapıldım. Doğru arkadaşlar seçerken bütün bunlar birer işaretti. Çok şey mi istemiştim acaba? Empati ile ruh halimin sağlamasını yapıyordum: Ben olsaydım aynı şeyi yapmazdım. Bu benim ilk orta menzilli yolculuğumdu. Birkaç dakika sonra hüzün dağıldı çabucak, unutuldu Cüveyriye. Neşe kapladı her yanı yine.

Hemen İstanbul’daki evi aradım. Annem çıktı telefona. İlginç ilk cümlelerle doğrudan iletişim her zaman tercih ettiğim bir metot olmuştu: “Ben Balıkesir’deyim, bisikletle geldim!” Emirvaki olmuştu ama bir çok şeyi çözmüştü. Bunu çok sonraları anlayacaktım. Artık kafasına koyduğu şeyi yapan bir kişi olarak sağlamlaşacaktı yerim. Öyle de oldu.

Güzel bir akşam yemeği yedikten sonra otobüs ile Bursa’ya geri döndüm. Yorgun değildim. Kendimi çok iyi hissediyordum. Yaşam halatım dünyanın kurtağzına sıkı sıkıya bir kez daha dolanmıştı.

 

UD, 12.03.2007

Ek bilgiler