Biri Sizin Hikâyenizi Çizer
- Detaylar
- Gösterim: 225
El yazısı ile yazmak cesaret istiyor. Ya karakter tahliline kurban gidiyorsun ya da gitgide bozulan yazı şeklinin üstünkörü karalamayla nihayetlenmesini izliyorsun. Yanlış yazmalar, karalamalar ve olmayan “otomatik düzelt” seçenekleri seni biçare bırakabiliyor. Tüm bu olumsuzluklara rağmen bazen el yazısını tercih ediyorum. İçine sakladığım gizemi sadece bilenin sezdiği basit ama elit kelimeler ile beziyorum sonra. Laga lugayı bırakıp şimdi konuya girelim.
Eski şehirlerde ve ayın, ışığını meydana uluorta serdiği antik devirlerde kıvırcık saçlı bir çocuk yaşarmış. Aslında bin bir kişi yaşarmış ama hikâyeler ve tarih ne yazık ki hep sıra dışı olanlarla, yaşadığını hak edenleri bağrına basıyor. Sıradan olanlar, ıssız bir cümlenin soluk nesnesi olabiliyor en fazla. Yine uzattım. Çocuk nerden bilsin ki asırlar sonra adamın biri kalkıp bir hikâye yazacak ve kendisini de o hikâyenin tahtına oturtacak? Oldu ama. Teni esmere yakın, elleri henüz masumiyet abidesi. Gözler, gelecekte yakacağı canların habercisi. Gündüz gördüm. Teni açık renk… Şimdi bu ne paradoks, ne ahenk?
Hikâye devam ettikçe, okuyucular çocuğu kafasında canlandırdı. Devam ettikçe, tabloya iliştirdikleri fırça darbeleriyle kendi resimlerini boyadı. Kimisi erkek çizdi, kimisi kız. Eşini, sevgilisini veya kendisini yahut… Saçları kıvırcık da olmayabilir. Resmin geri dönüşü yok. En kötüsü daha koyusundan hayallerle kapatırlar boşlukları. Olmayan dolmuşlukları… İstekli okuyucu bir yolunu bulur mutlaka.
Şimdi farkına varıp baştan okuyanlar, sonradan farkına varıp başa dönenlerden hep bir adım önde olacak. Şanslı olmak, derin hissetmekle alakalı. Evet! Birine yazıyorum bu hikâyeyi ve ben biliyorum ki ve öyle kurguluyorum ki özünü sadece o anlayacak. Arkadaşlarından biri bunu okuması için ona mesajlar atacak.
Beklemekten tarihe kök saldı artık velet. Hikâyenin devamını sabırsızlıkla bekliyor. Çünkü sadece yazan biliyor.
Büyüdü çocuk. Nasıl büyüdüğü ayrı bir öykünün satırlarını süslüyor. A ile başlayıp Z ile biten upuzun bir kelimenin tamlananı “HAYAT”.
Şimdi dudak büktünüz. Sınırlardan biraz sıyrıldık. Levhasız bir yolda korkarak değil, dalga geçerek yürümeye başladınız. Ama koltukaltınızda sizin yaptığınız bir tablo var. Kaldırıp atabilirsiniz. Bir daha geri dönmemek üzere dekorsuz yola veda edebilirsiniz. Rutin ama şaşaalı yaşamınıza sıyrılıp akabilirsiniz. Gürültüler, bir orda bir burada kendine gelme alıştırmaları… Görkemli geceler… Sınır var! İşte tam da burada bir adım daha ileri gitmek istediğinizde SINIR var. Bulunduğunuz, soluduğunuz hayat size tatminsiz geldiğinde bir üst lige geçmek için ciddi SINIR var.
Adımlar, dekorsuz yolun tozunda sıralanırken bir “gizem” sizi burada tutar. Sessizliğiniz bir gün güçlü bir tatmine yelken açar. Göbeğinizde kramplar oluşana kadar güldüğünüz bir saatin sonundan zihninizde koşar adım dolaştığınız serüvene kadar, sıcak bar taburesinde ikinci bir saat daha olmasını düşlersiniz. Ama bu hep böyle gitmez. Kendinizi nerede hissederseniz orada bulacağınız ve hiçbir şeyin imkânsız olmadığı bu DEKORSUZ YOL ancak sizi gerçek dünya ile tanıştırır. Sıkılmazsınız. Büyürsünüz ve büyürken içinizdeki çocuğu emzirirsiniz. Yol da sizinle birlikte büyür. Bakışlarınızda ışık yeşerir. Tutku baharında kulaç atarsınız. Belki bir gün biri gelip sizin hikâyenizi çizer.
UD, 25.12.2011


